Kahramanımız üç arkadaşıyla birlikte okey oynamak üzere kafeye bir kat merdiven çıkarak girerler. Kafenin giriş kapısı açık mutfaklı olan büyükçe dikdörtgen salonun tam ortasına denk gelmektedir, oturdukları masa kapının solundaki duvara yakın önden beşinci içe doğru üçüncü sıradakidir, arka kısımda yani giriş kapısının baktığı cephenin kendi arkalarına denk gelen kısmında açık pencere vardır ve dışarıdan caddenin sesleri gelmektedir; araçlar, insanlar, seyyar satıcılar vs. kahramanımız pencere tarafına sırtını vererek oturmaktadır. Tüm bu detayları kahramanımızın gözünden görürüz bu görü sırasında kahramanımızın iç sesi gördüklerine eşlik eder istemsiz olarak, zaten kahramanımızın kusuru ya da alameti farikası budur, tüm bu süreç kahramanımızı daima huzursuz eder, odağını daima kaydırır, bu yüzdendir belki de okeyde bir türlü galip gelemez. Okeyi ortak oynamaktadırlar, karşısında oturan ortağı kendi elini oynadıktan sonra hemen geliyorum diyerek kalkıp tuvalete yönelir, tuvaletin kapısı kahramanımızın baktığı cephedeki duvarın yine kahramanımızın sağındaki duvarla bitiştiği hemen hemen on beş metre ileridedir. Oturduklarında hepsi sırtlarındaki montu sandalyelerinin gerisine koymuşlardır zira kış mevsimidir, bu mevsimde cam neden açık diye kahramanımız da düşünmüştür. Kahramanımızın solundaki taşını çektikten sonra bir süre oyalanmıştır, masada havadan sudan konuşmalar geçmiştir derken ıskarta taşını sağına bırakır. Kahramanımız atılan taşı beğenmez ve yeni taşını çeker bakar kırmızı sekizdir tam istekasına yerleştirecekken tuvaletten ortağının çıkıp geldiğini görürüz, kahramanımızda geldiğini görür, kahramanımız çektiği taşı kırmızı yedi ile dokuz arasına yerleştirir ve ıskarta taşını seçer tam atacakken ortağı sandalyesine oturur, ıskarta taşı atacakken gözü yerleştirdiği taşa yönelir ama o da nesi rengi sarıdır. Karamamanınız bir iki saniye ıskarta taş elinde sekize bakar ve kafasını kaldırıp ortağına bakar, ortağını, aralarındaki en kısa boylularıdır ancak beden boyu oran olarak daha uzun olduğu için sandalyede diğerlerinden uzun görünür normalde ancak oda nesi, ortağı görünüşe göre dik durmaktadır ancak diğerlerinden daha kısa görünmektedir, tam bunları düşünürken ki gördüğü tüm bu görüntülere iç sesi de bu şekilde kendisiyle konuşmaktadır, taşını sağına yavaşça bırakır ve bırakırken arkasındaki pencereden gelen soğuğu ensesinde hisseder ve hafiften ürperir.
Tuvalete giden ortağı kamera masadan kalktığı andan itibaren arkasından takip eder, her adımında kameranın yükseldiği ense hizasında olan kameranın yukarı doğru kaydığını görürüz bu kayma tuvaletin kapısında artık kuşbakışı durumuna gelir ve ortağın yürüyüş hızından daha da hızlı giderek tuvaletin tam ortasına gelir. Artık kuş bakışı olan biteni izlemekteyizdir, ortak tuvalette yalnızdır, kapıdan girdiği an artık her adımında arkasında kalan görüş açısında olmayan şeyler solmaya ve ardından kararmaya başlar, kapıdan girince sağına yönelir tam sağında üç metre boyunca üç lavabo vardır ve sondaki lavabodan su damladığı duyulur ve görülür, lavaboların üstünde ayna vardır tek sıra, bir iki saniye aynaya bakar sol eliyle saçını geriye yatırır hafiften bir ıslık temposu duyulur dudaklarından, arkasına döner ve üç kabinden ortadakini seçer kapını açar ve girer, bunu yaparken kamerada tuvaletin ortasından ortağın girdiği kabine doğru hafifçe kayar artık neredeyse tuvalet tamamen kararmıştır bu bölme dışında, ortağın pantolonun fermuarını açmaya başladığını görürüz, ıslık çalması devam etmektedir tutturduğu tempoda. Tam bu anda kamera yüz seksen derece döner ve dönüş esnasında ileriye doğru yani ortağın baktığı duvara doğru kaydığını görürüz ve yavaşça kamera kabinden çıkıp tuvaletin ortasına doğru doğru kayar ve kayarken ortağın çişini ettiğini klozetten gelen su sesiyle anlarız artık ıslık sesine bu ses de eşlik eder. Kararan tuvalet yine sararmaya ve ardından aydınlanmaya tekrar tuvalet formunu almaya başlayacaktır ortağın kabinin kapısını açmasıyla ve her adımıyla birlikte, ancak bir tuhaflık vardır izleyenler açısından çünkü bütün tuvalet değişmiştir neredeyse, üç adet lavabo dörde ve farklı bir görünüme, tek sıra ayna dört adete, yer karoları beyazdan boz rengine dönüşür bu dönüşümüm tamamlanması ortağın tuvaletin kapısını açtığı ana denk gelir, ortak tüm bunları fark etmemiş gibidir, tam kapıdan çıkacağı sırada yine dudağında hafiften tutturduğu ıslık temposuyla geri döner baştaki aynaya bakar saçını yine sol eliyle geriye yatırır, aynadan az önce ayrıldığı pisuvarı istemsizde görür ki kapıdan döndüğü anda kamera artık yukarıda deldir, pisuvarın sağında iki adet kabin görünür, saçını taraması kısa sürer ortağın ve çıkış kapısına doğru ilerler. Kapıdan masasına doğru ilerler kamera arkasında baş hizasındadır, ortağıyla kısa bir süre göz göze gelir ve ortağının taş çektiğini görür.
Kahramanımız felsefe fakültesindeki dersini vermek için sabah erkenden kalmıştır, yılın ilk dersidir ve ilk dersleri asla kaçırmaz, ders hazırlığı tamdır hep. Bir iki lokma bir şeyler atıştırır, çantasını alır evden çıkar toplu taşımayla fakülteye gider. Sınıfın kapısından girer, amfi derslik üç yüz kişi almaktadır ancak yarısı doludur. Çantasını masaya bırakır, beyaz tahtaya yönelir adını yazar, dersin adını yazar ’bilgi felsefesi’, cebinden çıkardığı kalemi tekrar cebine koyar öğrencilere doğru bir iki adım atar günaydın, hoş geldiniz der, bu esnada bir iki öğrenci cam kapıda görünür içeri buyur eder kafasıyla. Elleri cebinde öğrencilere hitap etmeye başlar; arkadaşlar bu dönem kısmetse birlikte bu dersi işleyeceğiz ve bilen bilir belki sizlerde biliyorsunuzdur der, benden daha önce ders alanlarınız var mı der? Öğrencilerden birkaç kişi evet der, bir kaçı el kaldırır evet anlamında, bir kaçı da başlarını evet anlamında ileri geri sallar. Güzel der kahramanımız, O zaman bu ilk derse girmenin zorunlu olduğunu bilenleriniz var ama bilmeyenler de sıkıntı etmesin öyle dersiniz arkadaşlarınıza devamsızlıktan kalmazlar sadece var yazılmazlar, evet dersin en önemli ve bir o kadar gereksiz ilk kuralı budur, ikincisi ise diğer derslere devam etmeyenler ki haftada bir gün üç saattir dersimiz bilindiği gibi ve iki oturumda bu üç saati yaparız evet bu oturumlara gelenler de var yazılmaz ikinci gereksiz kuralımız da budur zira kuralsız hiçbir şey var olamaz ve yine anlaşıldığı üzere devamsızlıktan kalmanız mümkün değildir ama kalmanız gayet de mümkündür. Öğrencilerden kikirdemeler gelir anlaşılmaz ama keyif aldıkları belli olan karşılıklı konuşmalar görürüz. Kahramanımız devam eder ancak madem geldiniz ders bitene kadar lütfen bekleyiniz bu da üçüncü kuralımsıdır der. Kahramanımız konuşmaya devam eder, tahtada adımı görüyorsunuz der ve masasına yönelir, çantasından bir kitap çıkarır ve öğrencilere doğru kaldırıp gösterir, bu da dersimizin tavsiye edilen kitabıdır, dersin adıyla aynı olan doktora tezim bu ve her yerden satın alabilirsiniz fotokopiciden bile deyip kitabı yavaşça masaya savurlar. Ancak arkadaşlar size tavsiyem bu kitapla birlikte eğer hala almadıysanız bence hemen alın hatta benim kitabımı fotokopiciden alabilirsiniz izin var ancak bu üç sözlüğü Türkçe, Osmanlıca ve Sümerce basılı olarak evet basılı olarak alın ve kütüphanenizin en görülür yerine koyun ya da masanızdan kaldırmayın, almazsak ne olur hocam derseniz siz bilirsiniz der geçerim. Ya da şöyle bir vecizem var onu da diyebilirim hatta diyeyim bana zanaat gerek felsefe neme gerek.
Hiç duraksamadan konuşmaya devam eder, sesini biraz daha gürleştirir, öncesinde boğazını temizlemek için hafifçe öksürür, burnunu çeker ve yutkunur, arkadaşlar bu ilk dersimizde tüm dönem göreceğimiz dersimizin bir özetini, muhtasarını uygulamalı göreceğiz ve ardından yoklama alacağım tabi ki der.
Az önce masaya savurduğu kitabı tekrar eline alır ve kaldırır, elimde gördüğünüz bu kitabı der ve sınıfta bir kahkaha kopar, yok pazarlamıyorum derken kendisi de güler hafiften, evet bu elimde gördüğünüz kitabı tam yedi senede tamamladım ama bu tembel bir öğrenci olduğumdan kaynaklanmıyor ki gördüğünüz gibi der bunu derken kitabı hafifçe kendisine doğru çevirip profesör ile başlayan unvanının altına diğer elinin işaret parmağını koyarak öğrencilere hitaben gördünüz mü der tembel olmadığımı, sınıftan kimin dediği belli olamayan bravo hocam dendiği duyulur ve kahramanımız teşekkürler der ve kitabı tekrar masaya bırakır.
Bir kız öğrenci hocam profesörlük için genç değil misiniz diye sorar. Kahramanımız belki de genç gösteriyorumdur yaşımı biliyor musun diye sormuyorum, zaten dersimiz de bilmek üzerine bilindiği üzere, teşekkürler der. Kız öğrenciden kısık bir yo hocam duyulur. Kahramanımız ne diyordum diye söylenir kendi kendine, bir anda aklına gelir evet doktora tezimi yazarken mecburen din felsefesi üzerine de çalıştım ve hatta bu çalışmamı da geçen yıl gözden geçirip kitap olarak yayımladık, yani demem o ki bilgi felsefesinin ucu döner dolaşır her şey gibi din felsefesine dayanır ister istemez der.
Yeni el için taşları diziyorlardır, taşları dağıtma sırası Ayça’dadır, zarlar atılır okey taşı seçilir kahramanımız taşları dağıtmaya başlar, bu sırada açık olan pencereden bir kızın bağırma sesi duyulur şöyle demektedir ‘ağaç oldum burada konum atıyorum beş daki…’ gerisi duyulmaz muhtemelen bir arabadan gelen fren sesine benzeyen sese korna sesleri eşlik eder ve ardından bir patırtı kopar kaza olmuş gibidir, dışarıdan bağrışmalar yükselir. Yan (taşları dağıtanın ortağının hemen arkasındaki) masadan biri kalkıp pencere tarafına yöneldiği görülür aşağıya bakar bu kişi, bir şey yok gibisinden ona bakan arkadaşlarına kafa işareti ile mimik yapar. Kahramanlarımız da bu sırada pencere tarafına giden adama bakmaktadırlar yüzlerinde gergin ifade okunur, adamın arkadaşlarına yaptığı işareti görünce önlerine dönerler. Kahramanımız taşlarını dağıtmaya devam eder, bu esnada dikkatlerini yan arkalarından gelen (pencereden bakanın masasının hemen arkalarındaki masadan(pencere tarafı)) seslere verirler ‘ kalkalım mı çocuklar şu işi halletmem lazım, inşaat işi kaza maza olur diye işe giriş bildirgesini göndermeden adamları şantiyeye sokmuyorlar der, tamam kalkalım derler hep bir ağızdan’ az önce tuvaletten gelen kahramanımız taşları dağıtana bakarak hadi oynayalım mı der, taşı dağıtan bir süre düşünür sonra nesine oynayacağız der, tuvaletten gelen kahramanın ortağı çok iyiymişsin der gülerek kanıtla bakalım bizde tebrik ederiz yetmez mi der, yetmez diye cevap verir taşları dağıtan ve ortağı hesabına der ben ortağıma güveniyorum, tamam derler, tuvaletten gelen ‘bildirge’ der ortağı ise az önce pencereden duyduğu ‘konum’u der, taşları dağıtan tamam o zaman şöyle yapalım der, ben bağlantıyı kurana kadar siz eli kazanırsanız biz kaybetmiş sayılırız, eğer ben bağlantıyı kurana kadar eli bitersek yine biz kazanırız kabul mü diye sorar, tuvaletten gelenin ortağı fazladan elimi oynayacağım diye boşa beklemek yok ama der ve anlaşırlar.
Kalan Vakıflar Birliği her yıl mart ayının on birinci gecesi üst üste aynı ülkede olmamak şartıyla birliği üye vakıflardan sırası gelenle birlikte organize ettiği Onur yemeği daveti verir. Otuz sekiz ülkedeki altmışaltı vakıf neredeyse en üst dereceden temsil de olmak suretiyle Altı kişi ile birlikte eksiksiz katılırlar. Kadim zamanlarda bunun neredeyse dört beş katı vakıf olduğu bilinmektedir. Kalan Vakıflar Birliği kurulduktan itibaren otuz üç vakıf feshedilmiştir. En katı kural yemeğe tam katılım sağlayamayan vakıfların birlik kütüğünden silinmesidir. Bu gecenin en beklenen anı selamlama merasimidir ve hemen ardından yemeğe geçilir. Onur yemeği divanı üçüncü kapıda tam tekmil ilk giren vakfı selamlar, selamlarını kabul eder ve diğer vakıfların sadece selamını kabul eder divan artık selamlamaz. Tüm vakıfların kendine has selamlaması huşu dansıdır. İkinci kapıdan geçtikleri anda başlar üçüncü kapıdan geçmeleri ile son bulur. Üçüncü kapıdan geçenler mümkün olduğunca bu dansı görmek için yer kapmaya çalışırlar.
- * Hey Dimitri selam.
- + Selam çaylak.
- * Bana inanmıyorlar kuyuyu anlatsana.
- + ‘Dimitri küçümser bir bakış atar kalabalığa doğru’ Kimseye inanmayın der.
- *Hadi ama.
- + ‘Küçümser tavırlarla’ Zaten kuyudayız der ve yoluna gider.
- * Dediğim gibi orada yedi kat çukur var, son iki katını gören olmamış babam dedi der. Parmağıyla yürümekte olan Dimitriyi göstererek o bile bilmez bunu der. Kocaman ekranlarda çukurda olan biteni herkes görü…
- – Ne olabilir ki diye sözünü keser Kaan Tulunun.
Bölüm 7 = Fakültenin dekanı kuyuda olanları anlatmak için vakfın başkanının odasına girmiştir ve olanı biteni anlatmış kapıdan çıkmaktadır(kamera açık kapıdan içeriye doğru süzülür ve kapının kapandığını duyarız) Başkan pencereden dışarıya doğru bakmaktadır gördüğü manzara kampüsün tamamıdır, bulunduğu bina yönetim binasıdır. Masmavi bir kış günüdür ve güneşte bonkörlük etmiş olanca sıcaklığıyla parlamaktadır. Pencere hafif aralıktır(bir süre kamera başkanın baktığı yeri gösterdikten sonra pencereden dışarı çıkar ve kampüsün bahçesine doğru yol alır usulca, sonra sol taraftaki ormanlık alana yönelir ve usulca yönetim binasına doğru geri döner ve başkanı görürüz, başkan arkasına döner ve kamera bundan sonra içeriye girer) Başkanın yüzü soğuktan solmuş gibidir ifadesizdir, koltuğuna dönerken ağzının aralandığını görürüz ve fısıltıyla söylenmeye başlar, duyulur duyulmaz öfkeli kelimeler koltuğu oturmaktayken anlam kazanmaya başlar ‘’salak şey sen ne biliyorsun da gördüğünü anladığını sanıyorsun, hiç hayatında böyle şey görmemişmiş geri zekalı, kuyudan daha önce çıkan olmamışmış’’ ve (hemen ardından anlamsız ancak korkutucu bir iki kelime ağzından çıkarken) bu son söylediklerini söylerken yüzünün ifadesi değişir aslında ifadeden çok yüzü değişir o solmuş bej suratı kor rengine dönmüş kulakları da kapkara ateşten boynuz olmuştur sanki, gözleri ise kirli beyaz. Bu değişimi iki saniye civarında görürüz ve henüz oturduğu koltuğundan ayağa fırlamışken yani hareket halindeyken ve yüzü eski halini alır, soluk suratı da normale dönmüştür artık.
- Bölüm 8
- Kahramanın telefonu çalar arayan miradır telefonu cevaplar
- Kahraman- alo
- Mira – sanırım kuyuyu doldurduk
- Kahraman- anlamadım
- Mira – eski kuyu diyorum
- Kahraman- ha
- Mira- aynen kuyu eskidi yaşasın yeni kuyu sanki
- Kahraman- (güler) hahahahah o kadar mı diyorsun
- Mira- galiba ama bunu yüz yüze konuşmamız daha iyi olur, akşam müsait misin bir yemek yiyelim ama yerini ben söyleyeceğim
- Kahraman- hay hay, o zaman hesabı paylaşırız
- Mira- tabi ki
- Telefonu kapatırlar. Akşam sekizde kamera kahraman ve miranın oturduğu masaya yaklaşır ve tam bir tur atar masanın etrafında kafa hizasında ve ardından usulca kamera miranın tabağına doğru iner. Yeni gelmişlerdir ve oturmuşlardır masalarına selamlaşıp günün nasıl geçtiği gibi konular konuşmaktadırlar masaya yerleşirlerken, kamera miranın tabağından miraya doğru bakmaktadır bu konuşmalar esnasında ve restorantın gürültüsü konuşmalarına eşlik etmektedir hatta konuştukları az duyulur anlaşılır anlaşılmaz sesler halindedir konuşmalar restorantın genel sesine karışır gibidir uğultuludur. Kamera miradan yine usulca yarım bir tur atarak olduğu yerden yani tabaktan kahramana döner ve kahramanında ağzının kımıldamasından konuştuğunu anlarız ve uğultudan dolayı ne konuştuğunu duymaz gibiyiz birkaç saniye kamera bu açıda kalır ve garsonun hoş gediniz demesiyle(bu ses net duyulur) birlikte kamera hızla yükselirken(garsonun kafa hizasına) aynı anda da garsona doğru döner. Kahraman miraya ne alırsın diye sorarken garsona bakan kamera yükselmeye başlar, mira siparişini verirken ve kamera yükselirken konuşmalar netten uğultuya doğru kaymaya başlar ve kamera yükselerek restoranttan çıkar ancak uğultular devam etmektedir. Kamera artık dışarıdadır restorantın çevresini göstermektedir olduğu yerde usulca dönmektedir tam bir tur attıktan sonra geldiği hızda restoranta inerken sesler uğultudan nete dönmektedir ve kamera restoranttan içeri girince bu sefer masayı kuşbakışı görür hale gelir yavaşça. Bu sırada masada yemekler yenmektedir ve yeni çukur konuşulmaktadır.
- Bölüm 9
- Mira- hatırlarsan bir dizi şeytandan bahsetmiştin
- Kahraman- tanrı ama neyse
- Mira- kurguda en zorlandığım kesim çerçeve çizmek oldu. Yani bir kelime aklına getir tabi burada durumu en iyi gösterge bilim kavrayışıyla düşünmek gerekir, kelime kurabilmemiz için her harfe bir anlam yüklememiz lazım
- Kahraman- güzel
- Mira- Bu harfler karşılaşınca dizilince ifade etmek istediğimiz dile gelsin anlatmak istediğim her bir karşılaşma bir çerçeve oluşturmak zorundadır başka türlü anlam ortaya çıkmaz en azından bildiğimiz kadarıyla ki bu bildiğimiz de kozmostan gelir bilinen kozmostan
- Kahraman- yani şeyler haddini bilsin diyorsun
- Mira- süper, işte bu yani her bir şeytanın haddi olmalı. Esas yaratıcı tanrı demiştin diğerlerini yarattı, burada hepsi aynı olursa yani haddini bilmezse ortaya kaos bile çıkmaz
- Kahraman- daha güzel
- Mira- Aslında kaderi kaos olarak tanımlıyorum yani bilindiği içerikleriyle kaos karışıklık, farklılık ve güzel, tanrının serdiği de bu değil mi, birbirinin tıpkısı yok gibi ve kaosun ve harfin çerçevesini bu şekilde… Buraya kadarı bilinen şeyler. Değişime gelelim kuyuda hadsizleşmeyi nasıl yaratırız?
- Kahraman- kafka?
Bölüm 10
Mira- madem değişenlenler var o zaman en başı başlangıcı elmayı ya da duymayı neden ilham almayayım
Kahraman- haydi! heyecanlandım bak şimdi, kuyuya elma mı yuvarlayacaksın
Mira- yok yufka açacağım
Kahraman- bi varoluş sancısı mı gördüm
Mira- iddaalıyım böylesini duymadın
Kahraman- eee?
Mira- her şeyi duyuracağım
Kahraman- yani?
Mira- evet bildiğin duyuracağım
Kahraman- yani?
Mira- kısaca şöyle diyeyim o karanlık kuyuda tüm uzamın değerlerini duyması gerekene tabi sayıyı sekiz kişiden dörde düşürdüm dış ses ile ama burada dış sesi dört kişi için kademeli düşün ve iç ses ile ve oyuncunun aksiyon sesi olarak ki bu hakikatten oyuncunun sesi askiyon sesi ile ve bu aksiyon sesinden oyuncunun performansını anlayacağız evet bu şekilde kodlayacağız duyuracağız. Özetlersem 1 kademeli dış ses 2 iç ses 3 aksiyon sesi yani oyuncunun kendi sesi. Ve tüm bu sesleri takip edip veriye dönüştürecek bir yazılım hatta yapay zeka gerekecek.






Bölüm 18
Kuyuda derinlere inildikçe misal ıslak asfaltta lastiğin çıkarttığı şıpıdık şıpıdık sesin dış ses ile konuşmak şeklinde duyurulması yerini gerçek bir ses kaydına bırakır gibi durumların olması çok olasıdır.
Bölüm 22
Kamera bir süre dışarıda fakülte semalarında dolaştıktan sonra alçalarak vakıf başkanının odasına yaklaşır ve pencereden içeri girer, kapısı çalmaktadır başkanın ve ardından kapının açıldığını görürüz içeri giren kahramanımız bilgi felsefesi hocasıdır, başkan ‘gel bakalım kani hoca’ der. Kani hoca ‘başkanım beni çağırmışsınız’ der başkanın eliyle gösterdiği koltuğa oturmak için yürürken, başkan kafasını sallar evet anlamında bilgece.
Başkan – Yeni oyununuzu duydum hocam, bir de sizden dinlemek istedim
Kani- Hay hay başkanım
Başkan- Hocam ne içersiniz, durun ben söyleyeyim viski ama Türk kahvesi teklifi gelirse kahve dimi?
Kani- Aynen öyle başkanım… Bunu bilmenize şaşırmadım değil ama.
Başkan- Bilmek sadece sizin işiniz sanmadınız ya hocam?
Kani bir süre sessiz kaldıktan sonra ‘Sizin dikkatinize mazhar olmam çok hoşuma gitti açıkçası, ama bir tedirginlik duymamak elimde de değil’ der ve hafiften güler ‘kuyuda merakınızı çeken nedir’ der.
Başkan- Acele etmeyin hocam, ah bu gençlik yok mu, hep bir acele. (Telefondan kahve ve kendisine de çay ister). Aceleye gerek yok hocam ama dersiniz varsa?
Kani- Yok başkanım ondan değil de..
Başkan- Hocam söyle bakalım sen hiç şiir yazın mı ya da hikaye vesaire.
Kani hafiften bir gülümser ‘Gençliğimde yazdım tabi, şiir’
Başkan- Çok güzel zaten şiir yazmayanın en azından denemeyenin gençliği hebadır biraz, peki hikaye falan?
Kani- Denemedim değil ama kendim yazdım kendim okudum, E! o zamanlar böyle internet falan yoktu yayımlamak için, yani yazdım ama ne derece iyi bilemiyorum yani yazardım dediğim gibi gençlikte.
Başkan- Peki hocam şimdi önünde bir kağıt ve elinde bir kalem hayal et başla bakalım yazmaya bir iki cümle de olsa.
Kani gülümser başkanım pek ilhamım yok ama illa istiyorsanız…
Başkan gülümser ‘yani demek istediğim yazmaya başlayınca kahramanın belirli bir anından başlarız değil mi?
Kani- Ya da herhangi bir şeyin anından.
Başkan- Aynen ve sen yazana kadar geçmiş bekler, hı? Koyu gıri bir yağmur bulutunun içinde açığa çıkmayı bekler ama…
Kani başkanın sözünü bitirmesini beklemeden ‘ama ben yazana kadar’ der az önce başkanın dediğini tekrarlayarak.
Kapı hafiften tıklanır içeriye bir bayan girer servis tepsisiyle, hocanın önüne viski bardağını bırakır Başkanın masasına gelir ve Türk kahvesini koyar sessizce geldiği gibi çıkar.
Kani viskisinden bir yudum alır bardağı sehpaya bırakmaz elinde tutar ve önüne bakar bir şeyler hatırlamaya çalışıyor gibidir kafasını başkana çevirir başkan gülümseyerek bakmaktadır Kani’ye
Başkan- Hocam oyunu anlatıyordunuz unuttunuz galiba?
Kani acele etmeden bir başkana bakarak bir duvarlara bakarak bir şeyler hatırlama çalışıyor gibidir ama bir türlü ağzından kelimeler çıkmaz…
BÖLÜM ONDOKUZ
Kani- ”Üzerine basan onlarca ayağın altındaki bu çamur benim ellerimde şahesere dönüşeceğini düşünebilir miydi? Evet belki biraz ego yapmış olabilirim ama yeni yaşın bu vazo gibi kadim olsun” diye yazmıştım koca hediye kutusunun üstüne. Şimdi düşünüyorum da hediyenin ne sürprizini ne de heyecanını bırakmışım…. Kahve içeceğimi düşünmüştüm.
Başkan- Bende hiç yaşlanmayacağımı
Kani viskisinden bir yudum alır ve tüm bu kısa vazo hikayesi boyunca baktığı duvardan bakışlarını önce bardağa sonra başkana çevirir ve bardağını ona doğru hafiften kaldırır dudak altından yaptığı belli belirsiz gülüşünün ardından ‘beklentiler, insanı hayal kırıklığına uğratabiliyor bazen’ der ve ekler ‘sanırım zaman! hepimizin hakkından gelecek’
Başkan- Galiba haklısın, ben de çay bekliyordum ama leyla hanım bize bunları uygun gördü. Nedir bu komadan çıkma mevzusu?
bölüm 19 volüm 1
Kani- Komadan çıkmak gibi değil tam olarak, daha iyi bi benzetme yapmak gerekirse hani eskilerde bir filim vard belki bilirsiniz adamın ensesinde bir yuva vardı oraya bir kablo bağlayıp misal helikopter kullanmayı bir kaç saniye içinde öğreniyor ya da dövüşmeyi falan.
Başkan- Evet
Kani- Oradan yola çıkarsak birisi hafızasını kaybediyor sonra sabah yatağından hiç mi hiç alakası olmadığı halde daha önce hiç ilgisi olmadığı mesela dantel oyası işinin ustası olarak yatağından kalkıyor. Şimdi bu uyanış halini devamlı bir başlangıç hali olarak düşünün.
Başkan- Kabiliyet?
Kani- Aynen, kabiliyet. Ama bu uyanıştan başlangıçtan habersiz uyanan. Tüm kozmosta bir ceteris paribus hali bu yeni kabiliyet.
Başkan- Ve bu başlangıcın farkında olanlar
Kani- Oyun tam olarak bu minvalde.
Başkan- Minval… Yani bu kabiliyet bir sus payı mı?
Kani- Öyle değil mi… Neyin peşindeyiz bu oyunlarla?
Başkan birkaç saniyesini odanın ortasına attığı boş bakışlarla geçirir ve dalgın bir şekilde ayağa kalkar oturduğu sandalyesinden ve masasının yanından kapıya doğru yavaş ve düşünceli adımlarla yürümeye başlar bunu gören kani elindeki bardakta kalan viskisini sert bir hareketle ağzına dikler bir yudumda bitirir ve sehpaya bırakır bardağı, usulca ayağa kalkar başkanın ardından kapıya doğru yürür bu arada kamera geldiği yere doğru yani pencereye doğru geri geri gitmektedir. Artık konuşanları daha kısık sesle duyarız.
Başkan kapıyı açarken ‘doğrusunu isterseniz pek itirafta bulunmam’ der. Açılan kapıdan çıkmak üzere olan Kani’yi uğurlamak için elini uzatır el sıkışırlar,
Başkan ‘şaşırttınız beni’ der. Kani başkanın elini sıkarken kafasıyla anladım manasına gelebilecek ufak bir kafa selamı verir.
Başkan dalgınlığından uyanmış gibi bir mimikle ‘güzel’ der…
Bölme


Sürecek, sürecek, sürecek
Kani hoca anfi sınıfın kapısından girerken öğrencilerin homurtularının azaldığını duyarız, kani hoca sesli bir şekilde ‘günaydın gençler’ der, sesinden enerjisinin yerinde olduğunu anlarız, masasına doğru yürür, masasında video oynatıcının olduğunu görürüz, öğrencilerden bir kısmı karşılık verirler ‘günaydın hocam’, kani hoca masasına yaklaşır çantasını hızlı bir şekilde masasına bırakır ve sandalyesine oturur, ‘Evet! Konumuzu biliyorsunuz varsayıyorum hepinizi bir ön çalışma yaptınız mı ya da yapanlar el kaldırsın bakayım’ der kani hoca, birkaç el kalkar sınıfta ‘başka yok mu der’ kani hoca ‘çekinmeyin el kaldırım’ diye devam eder, ‘neyse, en azından sınıf kalabalık’ diye ekler.
Video oynatıcıya flaş belleği takar ve çalıştırır, arkasındaki büyük ekrana bir cadde ve binaların olduğu resim gelir, caddede birkaç araç görünür, tek yönlü bir caddedir, caddenin solundaki yapılar görünmez, sağ tarafta binalar cadde boyunca uzanıyordur, sağ tarafta bir sokak vardır sokağın girişinde girilmez tabelası vardır ve bir araç caddeye doğru dönmek üzeredir. Gölgeler hayli uzun görünür, günün batmak üzere olduğu anlaşılır ve birkaç yayanın yürümekte olduğu görünür ayrıca.
‘Bu caddeyi tanıdık mı’ der kani hoca, ‘evet’ sesleri yükselir, birkaç kişinin ‘devamında fakülte sapağı var’ dediği duyulur, kani hoca ‘güzel’ der, ‘tanıdığınıza sevindim’ diye devam eder. ‘Söyleyin bakalım saat kaç gibi’ diye sorar kani hoca, iki üç kişi ‘akşam sanki’ der cılız seslerle, kani hoca ‘bingo! Bildiniz’ der ve devam eder ‘nereden’, ‘gölgelerden hocam’ der bir erkek ve ekler ‘batıya doğru uzamış, güneş batmaya başlamış’, kani hoca ‘bravo’ der ve ekler ‘adın neydi senin’, öğrenci ‘tan hocam’ der, kani hoca gülerek ‘o vakit senin cevabın geçerliliğini yitirir’ der ve ekler ‘kopya çektin sayılır’ sınıfta gülüşmeler duyulur, Kani hoca ‘şaka yapıyorum tabi’ der tan bakarak tamam anlamında baş parmağını gösterir. Kani hoca tekrar sınıfa hitap eder ‘bunu ayarlamadık, yani tanla’ der gülerek sınıfta gülüşmeler olur yine.
‘Gençler, zaman önemli hem de çok, çünkü bilinen en güçlü şey zamandır… evet bir başlangıcı vardır kozmosun ve hesaplandığı kadarıyla bir sonu da vardır, bu son her şeyi kapsar en azından kozmosu kapsar ve kozmos her şeydir yaratılanlar için, bu itibarla hızlı ya da yavaş zaman tüm kozmosta işler ve yine bu yok oluş itibarıyla da zaman en anlamlı ölçü birimidir çünkü hiçbir şey zamandan kaçamaz, zaman her şeyi ölçer bu itibarla’ der kani hoca ve ekler ‘ve evet maalesef egolarımızdan da büyüktür, önünde sonunda puff! başladığı gibi bitecek hem egomuzun hapis olduğu beden yaşlanıp ölecek hem de tüm mekan puff!’ der kani hoca ve ekler ‘bu gerekçelerle zaman her yaratılanı er geç döver… zaman en güçlü şeydir, şeydir ama mekanla çalışır… zamanın açığını arayan zamanla dövüşen bir boksör hayal edin zamanı yenmek için bu boksörün zamanın açığına zamanın kara ciğerine güçlü darbeler vurması lazım ve bu karaciğer de mekandır… ha! boksör mekana mekana darbeyi vurur ama… ama biliyoruz sonunu puff!.. Ancak enseyi karartmayalım gençler, eğomuz çalışacak ve bu kelebek ömrümüzde bize gerekli yaşama sevincini VE! RE! CEK! TİR! Ve evet egomuz da mekan kadar önemli olmasa da zamanın çalışması için icap eder tabi bence yoksa hepimiz köprüden atalım kendimizi dimi? Korkmayın ego çalışacaktır en azından ciddi çok ciddi bir çoğunluğumuz için ve yine ama ego bu dersin mevzusu değildir’ der.
devam
‘Neyse, şimdi ne öğrendik… zaman ve mekan… bunu yani zamanı ve mekanı birleştirmeliyiz ve buna uzam denir ve işin en janjanlı kısmı ise yaratılan her şey bir şekilde uzam ile varlığını sürdürür anlar, öğrenir, üretir yani her şey uzamdır… İnsan beyni uzam ile algılar zaten kaldıki bedenimiz de bu manada bir uzamdır yani zamana ve mekana aittir bir nesnedir… beynimiz bir organdır ama en nihayetinde bir nesnedir ve bu nesne kendini uzam ile açık eder uzam ile çalışır…İnsanın yada tüm canlıların anlaması yani uzamı algılaması duyularla olur. Duyu organlarımız uzamı algılar ve beyine algıladığı şey olan uzamı taşır, iletir… misal bir şeyin kokması için onun yani koku zerreciklerinin başka bir şeyden kaynaklanması gerekir bir gül.. iyi bir burun bu kokuyu algılar beyne iletir ve bakınırız kokan nerede diye ve o gülü görürüz ve yani koku da dahil tüm duyular uzamı algılar uzamdan kaçamaz uzam ile çalışır… Beyin uzamı algılamak için vardır bu çok nettir… Beyin duyularla çalıştığı gibi kendisinin de bir çalışma prensibi vardır yani durduk yere hiçbir şeyi düşünemeyiz… elmanın tadını hiç almadıysak ve sadece gördüysek elmayı hayal edebiliriz ancak tadını anımsayamayız evet beyin çok enteresandır anımsayınca düşününce o tadını bildiğimiz armudu görmesek bile sadece düşünsek bile tadını hatırlarız yani bu böyledir hepimizin bildiği gibi’ der kani ve devam eder ‘Hatırlayalım an önce ne demiştim değişmez ve en güçlü zaman cetveli, bilmenin en iyi yolu bu cetvelle ve haşmetli kudretli bir şekilde ezeli kelebek ömrümüze oranla ebedi olan bu zaman cetvelini iyi kullanmaktan geçer… zamanın karaciğeri mekandır Puff!’ der kani hoca ve devam eder ‘Sakın unutmayın ve sakın ha sakın hor görmeyin kim başarıya ulaştıysa bu kudretli cetveli iyi kullandığı içindir öyle ya da böyle bu cetveli bildiği içindir misal tan az önce doğru cevabı yani arkadaki bu görüntünün zamanını bildi sınavda sorabilirdim buna benzer bir soru ve tan çözerdi uzamı bilmeyenler Puff!.. Yani bu dersimiz içinde önemlidir en en en azından…’ Kani hoca ceplerini yoklar ve kafasını kaldırıp öğrencilere bakar ‘cebimde 100 lira var ve akşam ne yemeliyim şöyle iyi bir mercimek çorbası fena olmaz, kahretsin evde mercimek kalmamıştı neyse marketten alırım eve girmeden’ ‘ bu cümle ver her cümle uzamdan oluşur ağzımdan çıkan kelimeler yani daha doğrusu sesler Türkçemizde yani herhangi bir dilde anlamında yani uzamında anlaştığımı uzlaştığımız sözleştiğimiz ve ülkemizin sınırlarında herkesin üzerinden mutabık olduğu uzam parçacıklarıdır, hatırlayın ilk dersimizde ne demiştim sözlük çok çok önemlidir demiştim dimi, gençler uzam hiç mi hiç basit değildir kendini ele vermesi için açık etmesi için dimi tan, çalışmalıyız dirsek çürütmeliyiz bu cetvele eğilmeli arkadaş dost olmalı her daim halini hatırını ve en önemlisi yorumunu sormalıyız ölçeceğimiz şeye bu cetveli koymalı ve sonuçlarını yani santimini milimini metresini çok iyi öğrenmeliyiz ancak, ancak! Tanrının bir şakası olmalı ki uzamın içine doğduğumuz için denizde yaşayan balık misali suyun farkına ancak balıkçının oltasında sudan çıkınca varırız ve evet bu Tanrının bir oyunu olmalı bu oyunda başarılı olmak için karaciğere karaciğere dimi!
çay molası
Kani hoca derse yarım saat ara vermiştir ve kantinin bahçesinde bir garsonun kaninin oturduğu masa çay bırakırken görürüz, çevrede öğrenci kalabalığı bulunmaktadır, kani hoca bir sigara yakar, bu sırada birkaç öğrencinin hocanın arkasından kaniye doğru yürüdüğünü görürüz öğrencilerden biri ‘hocam oturabilir miyiz’ der hoca arkasını döner bakar ‘buyrun’ der boştaki sandalyeye üç genç oturur, bunu gören birkaç öğrenci de masaya yaklaşırlar ayakta durmaktadırlar, kani hoca’çay içer miyiz gençler’ diye sorar öğrenciler ‘sağolun hocam’ der, kani hoca ‘derste miydiniz’ der öğrenciler hep bir ağızdan ‘evet hocam’ derler kani hoca ‘buyrun bakalım nedir’ der, Öğrencilerden biri ‘hocam şans konusunda ne düşünüyorsunuz, dirsek çürütmek çalışmak tamam da hani dediniz ya mercimek almak için markete gireceğim peki alışverişten kalanın yirmi lirasıyla bir kolon loto oynanmaz mı’ hoca konuşan öğrenciye bakar soruyu duyduktan sonra ‘oynanır tabi neden olmasın’ der ve ekler ‘nereye varmaya çalışıyorsun ‘ya çıkarsa hocam’ der ve ekler ‘çorba yerine şöyle deniz kıyısında bir balık yenmez mi?’ der, kani hoca ‘yenmez olur mu hiç, yanında bir de rakı he!’ der, gençler gülerler. Gençlerden biri ‘ya çıkmazsa’ der, kani hoca ilk soruyu soran öğrenciye kafasıyla hadi cevap ver gibilerinden işaret eder öğrenciye, öğrenci ‘en azından şansımızı denemiş oluruz, çorbaya devam’ der, kani hoca ‘ama yirmi lira gitti’ diye ekler ve ardından ‘ya çıkarsa diye kurduğun hayaller yanına kar kalır, al sana hayalin bedeli’ der sonra ekler ‘bir kolon oynamakla akıllılık ettin bence’ der, öğrenciler gülüşürler, kani hoca devam eder ‘ben arada oynarım ama amortiden başka bir şey çıktığı vaki değil’ der sonra öğrenciye sorar ‘senin adın neydi’ öğrenci ‘ömer hocam’ der, Kani hoca ‘ömer, güzel ismin varmış’ der sonra devam eder ‘biliyor musunuz bu soru bu dersi işlediğimde ara sıra sorulur bana aslında ders kitabınıza da eklemiştim ancak rektörlük çıkarmamı istedi’ der, öğrencilerden biri ‘neden hocam, niye çıkartmanızı istediler yani gerekçe neydi’ der, kani hoca ‘Bilmiyorum belki de hiç çıkmadığından olabilir’ der ve gülümser ve ekler ‘şans çok göreceli bir konu sınırları yok gibi görülüyor gibilerden bir gerekçe sundular’ der ve ekler ‘ama ben öyle olduğunu düşünmüyorum yani en azından her konu şans çerçevesinde kendi başlığı altında sorgulanabilir, en azından bence’ der ve devam eder ‘ömer misal, hazır ömeri yakamışken’ der ve güler kani hoca, arkasından ekler ‘peygamberler sence şanslı mı? Ya da kime göre şanslı’ der, öğrencilerden cevap gelmez ‘Şans işi görecelidir yani baktığın yere göre değişir ancak böyle azametli bi soru da insanın aklına geliyor gelebilir ya da, sizce piyangodan daha büyük bir şey değil mi yani para nedir ki bunun yanında’ der çayından bir yudum alır, sigarasını çeker nefesini burnundan verir ve konuşmaya devam eder ‘inanan kimse buna şans diyebilir mi? Bence bu azamet karşısında böyle bir cevap vermesi düşünülemez ancak bu, bu konu hakkında düşünülemez anlamına gelmez yani hem korkup hem de bunun cevabını düşünebilirsin ama bazıları için başka türlüsü de olabilir, hiç konuşmaz düşünmez ya da pervasızca konuşabilir’ der ve ekler ‘ya sence ömer, bu şans mı?’ der, ömer bilmiyorum gibilerinden bir mimik yapar, kani hoca devam eder ‘geçler bilimsel bir konuşma yapıyoruz’ der gülümser ve ekler ‘bu anlamda korkulacak bir şey yok, yani sen ya da ben tanrının seçimine müdahale edebilir miyiz, Tanrı buna kızmaz mı yani bize mi soracak seçiminin beğenilip beğenilmediği ya da o olmasın bu olsun mu diyeceğiz Tanrıya, yani Tanrı bizi muhatap mı alacak bu konuda… yani böyle bir şey düşünülemez bile bu çerçevede ancak birisi çıkıp da olabilir sorabilir de der onun görüşüdür onun penceresidir ama bu pencere sakattır böyle bir şey hiç olmadı demek ki çok çok muhtemel olmaz da, bu varoluşa mukavemettir varoluşun azametini bilmemektir benim kanaatimce en iyi tabirle ise cahilliktir, şimdi söyle bakalım şans kime göre neye göre hangi penceren’ der öğrencilere, öğrencilerden biri ‘ama hocam eli çok büyüttünüz’ der, kani hoca ve masadakiler gülerler, kani hoca ‘tama o zaman şöyle düşünelim yeterince zengin biri piyango oynar mı’ der, öğrencilerden biri ayakta olanlardan ‘hocam oymaz muhtemelen’ der hoca cevap verene bakar ve sorar ‘peki ama niye’ masada oturan gençlerden biri ‘tan nerede çağırsanıza’ der, öğrenciler de hoca da gülmeye başlarlar kani hoca ‘bakın gençler şans çok kuvvetlidir Nasreddin hocayı bilmeyeniniz yoktur hani (ya tutarsa!) dimi, bilmem kaç yüz yıl önce söylemiş ama hala aynı etkide, ya tutarsa… Peki ya tutarsa dedikten sonra ne yapmaya başlarız’ der öğrencilerden biri ‘hocam neler alacağımızı düşünmeye başlarız hemen’ der, kani hoca ‘aynen! İşte bu hayaller bize iyi gelir hani rüya görüp yataktan mutlu kalkmak gibi, armudu düşününce tadının da damağımıza gelmesi gibi ama burada şöyle bir fark var hiç yatta tur atmamışızdır ama atanları görmüşüzdür orada burada, işte onların gülümsemesini kendi yüzümüze yapıştırırız ve mutlu oluruz… Ömer bu belki de Tanrının adaletidir tabi kendine göre, bize soracak değil ya… ama o müthiş cümlecik yok mu, ya tutarsa’

Ders başlamış ve kani hoca sandalyesine oturmuştur, ‘kani hoca karaciğerde kalmıştık’ der ve ekler ‘benim işim karaciğeri bilmenize yardımcı olmaktır bu derslerle’ diye devam eder ve ekler ‘Gençler tanrı kendini tüm var ettikleriyle açığa vurur, gösterir ve buna da biz insanlar açısından ve bildiğimiz yine tüm canlılar açısından yani bu dışa vuruma uzam ile kamil oluruz, farkına varır öğreniriz, evet böyle olmamızı istemiştir bu barizdir’ der ve ekler ‘bize düşen bu karaciğeri yani uzamı öğrenmek çünkü bunun dışında bizler için bir gerçek yoktur, misal oturduğunuz şu sıralardayken aklı başında kim ben bu bedenimle şu an burada oturmuyorum diyebilir, var mı aranızda bunu diyebilecek’ diye sorar ve devam eder ‘ ömer neredesin bakayım elini kaldır’ der ömer elini kaldırır kani hoca sorar ‘burada mısın’ ömer cevap verir ‘hala buradayım hocam’ öğrenciler gülüşür, kani hoca ‘güzel… süper’ der ve sağ elinin baş parmağını ömere doğru kaldırır ve devam eder ‘bu bizim uzamsal gerçekliğimizdir bir nesne aynı anda iki farklı yerde olamaz, kuantum farklı şeyler söylüyor gibidir ama bakacağız oradaki gelişmelere ve evet ömer buradaysa fiziki olarak buradadır ama aklı başka yerlerde olabilir belki’ der öğrenciler gülüşür ve kani hoca ekler ‘ama burada aklının da burada olmasında kendisi için fayda vardır… sınav diye bir şey var lakin’ der, öğrenciler gülüşürler… kani hoca devam eder ‘diğer derslerimizde de göreceğiz ama burada da uzam hakkındaki bir görüşü de kısaca aktarayım… Tanrının bizim için yarattığı bu uzam bizi bağlamak içindir yani bu masalarda şuan oturuyorsanız oturmanız içindir uzam, tamam tanrı bizi bu sınıfla bizi şu an uzamla yani bağladıysa kendisini de bağlamış olmaz mı?’ der, bir kısım öğrenciler ‘evet, olabilir’ diyerek kısık sesle cevap verirler, ‘olasılık diye bir şey vardır hepimizin bildiği gibi… Şuan bu sınıfta olmamız Tanrının mütekâmil bir dururumu olabilir mi? Ya da tekâmül hali midir? Demek istediğim Tanrı kendini tek bir olasılıkla değişmez bir gerçeklikle tabi bu bizim yaşadığımız gerçekliktir ondan bahsediyorum… şu havalandırması hala bozuk olan sınıf gerçekliğiyle hem kendini hem bizi bağlamış olabilir mi?’ der ve ekler ‘Tanrı kendisinin kaldıramayacağı taşı yaratır mı, bu paradoks çok ünlüdür ama bu paradoks kendisini uzamla bağlamıştır ve çok sığdır bu manada da sakattır… bu paradoks bile bizlere yaşadığımız gerçekliğin bizi sıkıca çok sıkıca bağladığını gösterir… neyse! Demek istediğim karaciğer değişebilir ve biz bunun farkında olamayabiliriz ve bu Tanrının tekamülüyle ilgili bir olasılık halidir ancak bu bakış açısı Tanrının eksik, kusurlu yani bir şeylerin düzeltilmesini gerektirecek yanlış hareketler mi yaptığını bizlere çağrıştırabilir, bu bir kusur hali midir?.. Neden olmasın, yoksa Tanrı bizleri neden yaratsın?… Ancak bu azamet yok mu bu azamet’ der ve hafiften gülümser ve ekler ‘Bana günde üç kere yemek yememi ama fazla kaçırırsam da karın ağrısıyla bu yediklerimin dönmesini He! Hepimize bunu söylemiyor mu?’ der, Nasıl düşünürsek düşünelim uzam hepimizin hakkından gelecek, sonunda puff!’ der ve ekler ‘ama, bu kusur halinden bizler de bize düşeni neden inkar edelim… sütlaç iyidir’ der, öğrencilerden birisi ‘hocam kadayıf’ der ve sınıfı bir gülmeler curcunası kaplar, kani hoca ‘sessiz olalım çocuklar’ der ve ekler’ lahmacun?’ der sınıfta kahkaha tufanı kopar on saniye civarı sönmez kani hoca masasına doğru yönelir ve yumruğuyla masasına kuvvetlice üç dört sefer vurur, öğrenciler toparlanır sessizlik sınıfı kaplar, kani hoca ‘gençler bu’ der masayı göstererek ve ekler ‘duyduğunu! ses ontolojisiyle ilgili bir konudur ama bugünün konusu değildir’ der.
devam
Kani hoca masanın üzerindeki video cihazının çalıştırma düğmesine basar..,

‘Evet gençler konumuza geri dönelim’ der, sol elinin işaret parmağıyla arkasına dönmeden videonun yansıdığı ekranı işaret eder ve ekler ‘bu fotoğraf size ne diyor’ diye sorar, öğrencilerden biri ‘hocam bu değildi sanki ilk fotoğraf, daha önce ki’ der bir başka öğrenci ‘hayır buydu’ der, öğrencilerden kısık kısık homurdanmalar gelir, kani hoca arkasına döner sandalyesinden hafiften kaykılarak ‘belleği hiç çıkarmadım ve başka fotoğraf da yoktu’ der dönerken, kani hoca fotoğrafı görür ve öğrencilere dönerek ve indirmediği sol eli ve işaret parmağı da artık öğrencileri göstermektedir ‘buydu çocuklar’ der, ve devam eder ‘öyle değil mi! tan?’ der…..
kestik
